Kayıtlar

Tahta ve "Bu Bilgi Ne İşimize Yarayacak?"

Her şey anneannemin bir sorusuyla başladı... Akvaryumdaki tahta parçasının üzerine taşları koyarken anneannem neden böyle yaptığımızı sordu. Bizimkiler, anneanneme tahtanın suda batmadığını, dipte durması için taşlarla baskı yapıldığını anlatırken ben kafamda bambaşka bir şeyle mücadele etmeye başlamıştım bile. 80 yaşındaki anneannem, yeni bir bilgi öğrenmiş ve bu bilgi onun hayatında hiçbir işe yaramayacaktı. Böylesine basit bir bilginin birisi tarafından bilinmemesi muhteşem bir şeydi. Çünkü yeterince gereksiz bilginin zihin dünyamızı işgal ettiği bir dünyada, bir şeyi bilmemek kendini korumaktır. Olayın diğer boyutunda ise bu bilgi olmadan ömrünü sürdürmüş olmasıydı. Zaten can alıcı nokta burası. Bilmediğimiz şeylerin farkına varmadan yaşamamız ve bildiğimiz zaman hiçbir şeye tesir etmemesi… Bilmemize rağmen hayatımızda etkisi olmayan ne çok şey var değil mi? Öğrenmememiz gereken, zihnimizde yer kaplamaktan başka bir şeye yaramayan ne çok şey biliyoruz! Ah bizler, insanlık ne ...

İyi Geceler Atakan

Neredesin ey gözleri sürmelim, ileri gitmeye çalışıp sürekli yerinde sayan güzel ülkemin aydınlık yüzü Filozof Atakan? Gel kurtar bizi cendereden. Hızlı hızlı konuşurken, Jean-Jacques Rousseau, Spinoza falan yabancı isimlerden bahset. Biz her şeye inanırız, senin söylediğin isimleri yeğe göğe sığdıramayız. Koronavirüs derken unuttuk seni, kusurumuza bakma. Burası Türkiye, biz burada her şeyi hızlı tüketiriz. Ekmek, sigara, çay ve okumuş adam fazla dayanmaz bizim buralarda. Sen de dayanamadın be Filozof Atakan. Bir ara çıktın televizyon kanallarında hepimizin boyunun ölçüsünü verdin, "Okuyun" deyip durdun. Bak biz yine kendi bildiğimizi okuduk. Sende de kabahat yok değil... Koca Ramazan ayı geldi geçti, bir kez çıkmadın ekrana. Ne olurdu yani bir sahur programına çıkıp yanındaki konuklar huşu içinde konuşurken sen de tanrı yanılgısından bahsetsen...  Çok umutluydum senden Filozof Atakan, hayal kırıklığına uğrattın beni. Ben, bizim düşünemediğimiz şeyleri sen o muhteşem kaf...

Karantinadan Bülent Akyürek, Koronavirüs ve Ölüm Üzerine Konuşmalar

Nigar Uluerer "Ben Gamlı Hazan" çalıyor, eve aylar önce aldığımız masaya ilk kez oturdum ve yazıyorum... Normalde eve girmek nedir bilmeyen bendeniz, günlerdir evdeyim. Evde vakit geçiriyor olmam hayatımda hiçbir şeyi değiştirmedi. Çünkü durmaya, sabit kalmaya Bülent Akyürek hocamızın uzun yıllardır anlattıklarından dolayı alışkınım. Bizim için mekanların, zamanların önemi yok; bize bu konuları 5 yıl önce Bülent Akyürek anlattı. Beş senedir Bülent Akyürek hocamın İstanbul Başakşehir'deki Yazarlık Atölyesi'ne, Okuma ve Düşünce Atölyesi'ne gidiyorum. Bülent ağabeyin hem atölyedeki hem de dışarıda çay sohbetlerinde anlattığı birçok şey bugün yaşanıyor. Biz imkansızlıklar içinde yaşamayı, kendimiz tıraş olmayı öğrendik. Çok cüzi miktarda paralarla (300 TL) bir ay geçinmeyi, sigarasız kaldığımız durumlarda, insan sesi duymazsak, gidecek bir yerimiz olmazsa, alıştığımız teknolojik aletler elimizden alınırsa ne yapacağımıza dair deneyler yaptık. Korkmayın, hepsini ...

Bazı Şeylerin ve Ölmenin Şiiri

iyi ki yoksun, çünkü yeniliyoruz. bütün forvetlerimiz, defansa geldi nasıl mağlubuz anla. metin-ali-feyyaz’a yetişemediğim için kadere kırgındım ya şimdi biraz da kızgınım ne olurdu biz yenilirken oyuna girselerdi metin ortalar, ali indirir, feyyaz vururdu kazanırdık. gece haberlerinde alevli son dakika görselleri veriyorlar radikaller tanınmamak için rapçi oldu liberaller genç gözükmek için saçlarını siyaha boyuyor ben  schopenhauer’u  arıyorum döviz ateşinde onlar olsaydı liberaller, elleriyle saçlarını saklardı şimdi biz ne desek “canım bunlar konjonktürel şeyler” deyip puro dumanı vuruyorlar yüzümüze . iyi ki yoksun, çünkü ağaçlar kesiliyor çocuklar ölüyor gençler de ölüyor aslında herkes ölüyor, durduğumuz yerde hepimiz ölüyoruz. sen görseydin çok üzülür, ölürdün. iyi ki üzülerek ölmedin. öyle olsaydı ben de neşet ertaş yok diye üzülürdüm neşet baba olsaydı, youtube’da reklamları beklemezdim. ajanslar hep aynı habe...

Karga Belası

Arkalarından baktığınız zaman romantik bir filmi andıran manzaraydı görüntüleri… Bulutlu, gri ve soğuk havada el ele tutuşmuş, gözlerini taşla dolu raylardan bir an olsun ayırmadan sessizce sigara içiyorlardı. Çiseleyen yağmur montlarında izler bırakıyor, izmariti tutan parmakları soğuktan sızlıyordu. Sessizlik güzeldir. Güzelliğine biraz daha tahammül etmek için insan hep bir bedel öder… Genç adam çatlamış dudaklarını aralayıp sessizce konuşmaya başladı: “O yıl kış çok çetin geçmişti de bir dilenci donarak ölmüştü bankada dilenciler çabuk ölürler meleğim, bizim gibi üzerimizde yapraklar, şiirler, malum medya gazetesinin kültür sanat sayfası…” Kız, koyu kahve saçlarını düzeltirken gülümseyerek konuşmaya başladı: “Trende de şiir okudum’ dersin artık.” Derin bir nefes alıp devam etti: “Bizim ölmekten başka çaremiz yoktu. Aylardır birbirimizi yaşatmak için çabaladık. Olmadı. Birlikte oluşumuz gibi ayrılmamız da hayatın olağan akışında bir şey. Yaşamak, iyi veya köt...

Güzel Günler Göremeyeceğiz

Bir araya gelince gülmekten gözlerimizin yaşardığı, güzel muhabbetimiz olduğu bir ortamımız var. Genelde Fatih’te müdavimi olduğumuz kafede oturur, geç saate kadar konuşuruz. Hepimizin hayata dair dertleri vardır. Birimiz borç batağındayız, birimiz ailevi sorunlarla boğuşur durur, birimiz evlenememekten mustarip ağlar, dertler derya olmuş. Biz tüm bu dertleri masada unuturuz. Öyle muhabbet ederiz ki kulak misafiri olanlar bize tiksinerek bakar, “Ulan ne güzel hayatınız var.” der. Oysa masada iki kişi kalsak sesimizi kısar, dertleşiriz. İşte yine böyle akşamlardan biriydi. Sekiz, dokuz kişi oturmuş ne bulduysak konuşuyoruz. Sanattan, siyasetten ne konu açılırsa gelişine vuruyoruz. Saat ilerleyince yorgun olduğum için müsaade isteyip kalktım. Dışarı çıkıp saatler sonra temiz hava alınca başıma ağrılar girdi. Üstüne bir de otobüsü kaçırınca iyice keyfim kaçtı. Otobüs gelince kaşlarım çatık, yorgun bir hâlde bindim. Şoförün arkasındaki koltukta esmer bir çocuk oturuyordu. Yanına oturup...

Yetiş Şair Yetiş Siyaset Üstü Adam

Anlatılandır: Sezai Karakoç, Erbakan Hoca’ya siyasete girmek istediğini belirtmiş ve parti kuracağını söylemiş. Erbakan Hoca da, “Sezai Bey, siyaset halkla uğraşmaktır, siz sanatçısınız. Siz siyasetin ve halkın üzerinizdesiniz, öyle kalmalısınız.” demiş. Anlatmak istediğim: Avaz avaz bağırıyorum: Siyaset üstü insan aranıyor! Anlatıyorumdan bir önce: Gündem çok hızlı değişiyor. “ABD, Suriye’den çekiliyor gibi yapıyor ama çekilmiyor.” Ekonomik kriz. Cezaevleri dolmuş, taşıyor. “Cumhurbaşkanını Mozart dinlemeye zorlamak faşistliktir.” “Hem 25 kuruş veriyorum hem marketin reklamını yapacağım?” “Hain! Sensin hain, sen 2003 yılının Nisan ayında FETÖ sohbetine gittin!” Yine seçim var. Hem bu sefer yerel, epey yakınımızda mahallemizde. Anlatıyorum: Yukarıda yazdıklarım biliyorsunuz ki ülkemizin birkaç dakikalık gündemi. Sürekli yeni siyasi analizler, yeni politik cümleler, yeni ithamlar geliyor. Böyle bir dönem daha önce oldu mu, bilmiyorum. Zaten bana hep...