Karga Belası
Arkalarından
baktığınız zaman romantik bir filmi andıran manzaraydı görüntüleri… Bulutlu,
gri ve soğuk havada el ele tutuşmuş, gözlerini taşla dolu raylardan bir an
olsun ayırmadan sessizce sigara içiyorlardı. Çiseleyen yağmur montlarında izler
bırakıyor, izmariti tutan parmakları soğuktan sızlıyordu. Sessizlik güzeldir.
Güzelliğine biraz daha tahammül etmek için insan hep bir bedel öder…
Genç adam
çatlamış dudaklarını aralayıp sessizce konuşmaya başladı:
“O yıl kış
çok çetin geçmişti de
bir dilenci
donarak ölmüştü bankada
dilenciler
çabuk ölürler meleğim, bizim gibi
üzerimizde
yapraklar, şiirler,
malum medya
gazetesinin kültür sanat sayfası…”
Kız, koyu
kahve saçlarını düzeltirken gülümseyerek konuşmaya başladı:
“Trende de
şiir okudum’ dersin artık.”
Derin bir
nefes alıp devam etti:
“Bizim
ölmekten başka çaremiz yoktu. Aylardır birbirimizi yaşatmak için çabaladık.
Olmadı. Birlikte oluşumuz gibi ayrılmamız da hayatın olağan akışında bir şey. Yaşamak,
iyi veya kötü olayların hepsine tahammül etmek değil mi?”
Genç adam
sigarasını raylara doğru fırlatıp kıza döndü:
“Ben seninle
ölmek isterken sen başka bir şehirde, başka bir evde, başka bir hayatta
yaşamayı istiyorsun. Bu yüzden gidiyorsun. Yaşamak böyle bir şey değil. Yaşamak
en acı veren ölüm biçimi. Sen benden kaçtığın gibi acıdan da kaçıyorsun. Bana
gelişin, beni sevişin hayatın akışına ters bir şeydi. Ömrüm boyunca kaçtığım
yağmura seninle tutuldum. Şimdi sırılsıklamım ve sen gidiyorsun. Bu doğal öyle
mi?”
***
Demirin çelik
raylara sürterek çıkardığı acı ses trenin geldiğini haber verdi. Kalktılar,
elleri birbirinden ayrıldı. Kız vagona yürürken genç adam arkasından seslendi:
“İnanma şair
sözüne, yalandır’ dedikleri için mi sevmedin beni?”
Kız başını
öne eğdi, elini havaya kaldırarak,
“Dünyada
hayallere yer yokmuş sevgilim, seninleyken bunu öğrendim. Kendine iyi bak. Seni
seviyorum. Sakın ölme.” dedi.
Tren
gürültüyle gitti. Adam, kızla oturdukları banka kurulup saatlerce raylara baktı.
***
Geceye doğru
eve girdi. Çıkarken, kokusu gitsin diye bütün pencereleri açık bırakmıştı.
Durmadan esen deli rüzgâr bile silip atamamıştı kadının izlerini. Pencereleri
kapatırken, balkondaki kargayı gördü. Günlerdir orada, soğuk mermerde
yaşıyordu. Mutfağa gidip bayat ekmekleri ıslattı. Yorgun hayvanın önüne
dağılmış parçaları koyarken, “Uğursuz.” diye mırıldandı. Salona geçip,
televizyonu açtı. Belgesel kanalını ayarlayıp koltuğa uzandı. Zebraların etini
parçalayan aslanları, koşan ceylanları, bal kovanı bulan ayıların maceralarını
izledi.
***
Sabaha karşı
vücudunun izi çıkan koltuktan kalkıp balkona çıktı. Ayağını yere vurdu.
Gözlerini güçlükle aralayan karganın üzerine atıldı. Avuçlarıyla sıkıca tutup
içeri girdi. Siyah tüyleri halıya saçılan hayvanı koltuğa fırlatırken bağırmaya
başladı:
“Konuşacağız
uğursuz mahlûk. Senin yüzünden gitti. Dur lan orada, dur konuşacağız.”
Uyku sersemi
karga ne olduğunu anlamasa da yumuşak bir yer bulduğu için sevinerek koltuğun
köşesine yerleşti. Parmaklarını çıtlatan genç adam; karşısında duran kara,
çirkin hayvana bakarak çığlık attı. Karga ürkerek iyice koltuğa sinerken, genç
adam anlatmaya başladı:
“Sen yoktun o
zaman. Bütün günlerimi evde geçiriyordum. Okuyorum, yazıyorum, dergilerden
gelen teliflerle idare ediyordum. Bir sabah markete sigara almaya gittim. Orda
karşılaştık. Deniz mavisi bir etek giymiş, saçları örgülü. Öyle güzeldi ki
anlatamam, kusura bakma ama sen hayvansın anlayamazsın. Elinde bavulları, adres
soruyor. Markette çalışan çocuğu biliyorsun, sana taş atmıştı hani, Zafer. Kızı
tersliyor, ‘Bilmiyorum bacım, muhtar mıyım?’ diyor. Utana sıkıla bana gösterdi
elindeki kâğıdı. Bizim sokakta, yazlıkçıların dairesi. Bavulunu tuttum, ‘Ben
götüreyim, buyurun’ dedim. Kapısının önüne kadar çıkardım. Teşekkür etti. Bir
ihtiyacı olursa diye evimi tarif ettim, zil numarasını söyledim.”
Karga:
- Gaak!
Genç adam
kaşlarını çatarak devam etti:
Terbiyesizlik
yapma. Bir şey anlatıyoruz şurada. Neyse... Ben eve geldim, gece uyumamıştım,
sızmış kalmışım. Akşamüstü zilin sesine yataktan sıçradım. Pencereden baktım, O...
Eliyle gel işareti yaptı. Aşağı indim.
‘Size doğru
dürüst teşekkür edemedim. Beraber yemek yiyebilir miyiz? Buraları da
bilmiyorum.’ dedi.
Şaşırdım,
biraz da panik oldum. Eve çıkıp hazırlandım. Orhan abinin lokantaya gittik.
Yeme, içme derken epey konuştuk. İstanbul’dan gelmiş. Bir yayınevinde editörlük
yapıyormuş. Şimdi bir kitap yazacakmış, onun için buraya gelmiş. Saatlerce
anlattı. İstanbul’a hiç gitmeyen ben, o gece şehrin her sıkıntısını, her derdini
öğrendim. O kadar zaman isimlerimizi bilmeden sohbet ettik.
Elini uzatıp,
‘Ayşegül.’
dedi.
Avuçlarımız birbirine
değerken:
‘Ali.’ dedim.
***
Genç adamın
sesi titredi. Kısık sesle anlatmaya devam etti:
“Kaçmaya
çalıştım Ayşegül’den, kaçamadım. Alışık olmadığım günler yaşadım. Birini sevmek
bana öyle uzak ihtimaldi ki bunun gerçek olmasına bile inanmam çok zaman aldı.
Bir ara İstanbul’a gidecekti. Beni de çağırdı. ‘Gelemem.’ dedim. Sebebini
sordu. ‘Ben buradan dışarı çıkmadım, çıkamam.’ dedim. Israr etti, saatlerce dil
döktü. Dayanamadım kabul ettim. Yola koyulduk. Benim mide bulantım, baş dönmem
bir dakika kesilmedi. Sürekli soğuk ter döktüm. Geri döneyim diye yalvardım,
bırakmadı. ‘Korkuları beraber yeneceğiz.’ deyip elimi tuttu. Sonrasını hatırlamıyorum.
Bayılmışım. Uyandığımda yüzüme su çarpıyordu. Ben bu şehirden ilk kez onunla
çıktım, korkumu onunla yendim karga kardeş. Şimdi o beni bu korkularla baş başa
bırakmış, bir de ‘Ölme’ diyor. Şimdi ben ölmeden nasıl durayım? Nasıl kalayım
bu halde?”
***
Ali hızlıca
kalkıp kitaplığına gitti. Ahşap kutuyu, defterini ve dolma kalemini alıp masaya
geçti. Özenle sakladığı dört şişe mürekkebi kutudan çıkartıp, kalemini mavi
renkle doldurdu. Rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladı.
Kalemi
bıraktıktan sonra mürekkep dolu şişeleri içmeye başladı. Dudakları, çenesi
siyah, kahverengi, kırmızı ve maviye boyanmıştı. Ali, son şişeyi masaya
vurduğunda kafası da yazdığı sayfaya düştü. Mürekkepler damlasa da
yazdıklarının üstü örtülemedi:
“bir sürü
ceset
toprağa düşmemi
bekliyorlar
ağlamak için.
ki ağlamak
insanın en
çirkin anıdır.
topraktan
geldim,
elbet ona
düşeceğim,
peki toprak o
nereden geldi?
her şiir
gibi,
bu da sana
yazılıyor.
ilk sana
gelirken düştüm toprağa,
neden
kovmadın üstümden tozları?”
Yorumlar
Yorum Gönder